Herkes 'İyi Ol' Derken, İyi Olmaya Çalışmaktan Yıprandın mı? Dur Bi Konuşalım!
Sabah kalk, bir bardak ılık su iç, nefes egzersizleri yap, günlüğüne şükrettiklerini yaz, sonra bir de meditasyon… Ah be abi, yoruldum dinlerken bile! Modern zamanların yeni modası bu, biliyorsun. Herkesin dilinde bir ‘bilinçli farkındalık’, bir ‘daha iyi bir sen’ projesi. Sanki bir yarıştayız, kim daha çok şükreder, kimin nefesi daha derin, kimin meditasyonu daha uzun… İyi olmak güzel de, bu iyi olma baskısı yavaş yavaş bizi yormaya başlamadı mı?
Bak, yanlış anlama. Nefes almak, şükretmek, meditasyon yapmak; bunlar elbette ruhumuza iyi gelen şeyler. Kimsenin bir itirazı yok bunlara. Zaten insanlık tarihi boyunca bir şekilde hep varmış bu pratikler. Ama gel gör ki, şimdi bir anda her yerden fışkırır oldu. Instagram’ı açıyorsun, herkes lotus pozisyonunda. TikTok’a giriyorsun, '5 dakikada huzur bul' diye videolar. E-posta kutun, 'içsel barışa giden yol' seminerleriyle dolu.
Dijital Çağın 'İyi Olma' Dayatması
Hani bir ara diyetler, spor programları vardı, 'yaza fit gir' diye beynimizi ütülerlerdi. Şimdi onun yerini bu 'ruhsal fitlik' aldı. Herkesin bir wellness gurusu var. Herkesin bir ‘arınma’ hikayesi. Sanki iyi olmak, mutlu olmak, huzurlu olmak bir görevmiş gibi. Ve eğer sen o görevi yerine getiremiyorsan, sanki bir eksiklik var sende, değil mi? İşte tam da bu noktada, bu iyi olma baskısı denilen canavar, bizi içten içe kemirmeye başlıyor.
Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Diyor ki, “Nefes egzersizlerine başladım, dediler çok iyi gelecek. İlk başlarda gerçekten iyi geldi. Sonra bir sabah uyandım, o derin nefesleri almak için kendimi zorlamak zorunda kaldığımı fark ettim. Sanki bir ödevmiş gibi. Yapmayınca suçluluk duyuyorum. Yaptığımda da sanki zoraki bir performans sergiliyorum.” Tam da bu işte! Bir şey mecburiyet haline geldiği zaman, en güzel şey bile yük oluyor insana.
Şükretmek… Ne güzel bir duygu. Etrafındaki güzellikleri görmek, sahip olduklarının kıymetini bilmek. Ama şimdi bir bakıyorsun, herkeste bir 'şükür defteri' furyası. Her akşam beş madde yazacaksın. Eğer o gün beş madde bulamazsan, panik. “Ben şimdi neye şükredeceğim? Yeterince şükretmiyor muyum? Yoksa ben nankör müyüm?” gibi sorularla cebelleşiyorsun. Halbuki, şükür dediğin şey, içten gelen bir his değil miydi? Takvimden bakıp doldurulan bir form değil ki.
Ya Ruhumuz Zaten Sakindi ve Biz Onu Harekete Geçirdikçe Yorduk?
Düşünsene, belki de senin ruhun, zaten o an için sakin kalmak istiyordu. Belki de bir günlüğüne o derin nefesleri, o minnet listelerini, o sessiz meditasyonları yapmak istemiyordu. Ama sen, “Herkes yapıyor, ben de yapmalıyım, yoksa geri kalırım, mutsuz olurum” diye kendini zorladın. İşte bu zorlama, o içsel huzuru kaçıran asıl şey olabilir mi?
Bu sürekli 'daha iyi ol' dayatması, bazen insanın kendini yetersiz hissetmesine neden oluyor, (belki de yanılıyorumdur ama benim gözlemim bu yönde). Sürekli bir şeyleri tamir etme, iyileştirme çabası. Sanki bizler, doğuştan kusurluymuşuz da, bu pratiklerle 'tamir' olmaya çalışıyormuşuz gibi bir algı yaratılıyor. Halbuki, belki de biz zaten tamızdır. Sadece biraz dinlenmeye, kendimizle baş başa kalmaya, hatta bazen hiçbir şey yapmamaya ihtiyacımız vardır.
Bilim, evet, bu pratiklerin faydalarını gösteriyor. Stresi azalttığını, odaklanmayı artırdığını falan. Ama bilim aynı zamanda şunu da söylüyor: herkesin bünyesi farklı, herkesin ihtiyacı farklı. Birine iyi gelen, diğerine gelmeyebilir. Hatta aynı kişiye, farklı zamanlarda farklı şeyler iyi gelebilir. Yani, her gün aynı rutinle, aynı 'iyi olma' tarifini uygulamak, bazen tam tersi etki yaratabiliyor. Sanki birileri sana “balık yemelisin, çok sağlıklı” dediğinde, sen her gün balık yemekten bıkmışsın da, yine de “sağlıklı olmak için yemem lazım” diye zorluyorsun kendini gibi.
Peki ne yapacağız? Bu iyi olma baskısı altında ezilmek istemiyoruz ama tamamen de bırakmak istemiyoruz, değil mi? İşte burada devreye o 'analitik ama halk dili' devreye giriyor: biraz durup kendine sormak. “Ben şu an ne istiyorum? Gerçekten derin nefes almaya ihtiyacım var mı? Yoksa sadece boş boş tavana bakmak mı istiyorum?”
Unutma, bazen en iyi meditasyon, sadece bir bardak çayını alıp pencereden dışarıyı seyretmektir. Bazen en iyi şükran, içinden gelerek birine "teşekkür ederim" demektir. Bazen en iyi nefes egzersizi, bir gülü koklarken farkında olmadan içine çektiğin o derin nefestir. Yani, işin özü, doğallıkta ve samimiyette. Yapmacık olmadan, bir performansa dönüşmeden… Sadece o an için sana iyi geleni yapmak.
Kendine Karşı Dürüst Olmak
Bence en büyük özgürlüklerden biri, 'iyi görünmek' veya 'iyi olmak zorundayım' hissinin prangalarından kurtulmak. Eğer o an canın meditasyon yapmak istemiyorsa, yapma. Şükredecek bir şey bulamıyorsan, zorlama. Bu seni kötü bir insan yapmaz, eksik bir ruh yapmaz. Sadece insan yapar. Hatta belki de daha gerçek bir insan yapar.
Bu sürekli 'iyi olma' trendi, aslında kapitalizmin bize yeni bir satış stratejisi de olabilir mi, diye düşünmeden edemiyorum bazen (içimden bir ses öyle diyor). Meditasyon uygulamaları, özel nefes koçları, 'şükür' defterleri… Hepsi bir pazar. Ve bu pazar, bizim içsel huzurumuzu bulma çabalarımızdan besleniyor. Bu yüzden, dikkatli olmakta fayda var. Gerçekten neye ihtiyacın var, ne sana dayatılıyor; iyi ayırt etmek lazım.
Sonuç olarak, sevgili dostum, kendine karşı nazik ol. Eğer bir pratik seni yormaya başladıysa, bırak gitsin. Ruhuna, bedenine kulak ver. Onlar sana neyin iyi geldiğini fısıldayacaklardır. Bırak biraz da ruhun kendi ritminde akıp gitsin, onu sürekli bir kalıba sokmaya çalışma. Unutma, en saf ve gerçek iyi olma hali, içinden geldiği gibi yaşamakla başlar. Başkalarının çizdiği 'mükemmel iyi insan' prototipine uymak zorunda değilsin. Zaten sen teksin, biriciksin. Kendi doğallığında, kendine yetersin.