Herkes İyi Olmak İstiyor, Peki Ya Siz?
Şöyle bir etrafınıza bakın. Sosyal medya akışınız, e-posta kutunuz, hatta market rafları bile size fısıldıyor: İyi ol! Daha iyi ol! En iyi versiyonun ol! Detoks kürleri, meditasyon uygulamaları, mucizevi takviyeler, o hiç bitmeyen “pozitif düşünme” seansları… Sanki hepimiz büyük bir iyilik yarışına girmişiz de, bilmeyen sadece bizmişiz gibi bir hava var.
Peki ya bu iyilik takıntısı, aslında sizi hiç de iyi etmiyorsa? Tam tersine, içten içe kemiren, ruhunuzu kurutan bir baskı aracına dönüşmüşse?
Sağlık Endüstrisi ve İyiliğin Gölgesi
Bugün ‘wellness’ denilen şey, trilyon dolarlık bir sektör oldu çıktı. Her köşeden bir “uzman” fırlayıp size ne yemeniz gerektiğini, nasıl nefes alacağınızı, hangi mantrayı tekrarlayacağınızı dikte ediyor. Amaç ne? Elbette daha sağlıklı, daha mutlu, daha dengeli olmanız. Kulağa harika geliyor, değil mi? Ama bu bitmeyen arayışın bir bedeli yok mu?
Sürekli olarak “eksik” olduğunuzu hissettiren bir sistemin çarkında dönüp duruyoruz. Yeterince yoga yapmıyorsun, beslenmen yeterince temiz değil, meditasyonun verimli geçmedi, stresini yönetemiyorsun… Bütün bunlar, aslında varoluşumuzun doğal bir parçası olan insani halleri birer ‘arıza’ gibi görmemize neden olmuyor mu? Bir kaygı bozukluğu yaratılıyor adeta, sürekli “acaba yeterince iyi miyim?” diye kendinizi sorgular hale geliyorsunuz.
Mükemmellik Tuzağına Düşmek
Modern zamanlarda, sanki “normal olmak” bile yetersizmiş gibi. Herkesin bir hikayesi olmalı: “Zor zamanlardan geçtim ama şimdi hiç olmadığım kadar iyiyim!” Bu, bir tür mental performans sergilemek gibi, sanki hepimizin bir sahnesi var ve bu sahnede daima parlamak zorundayız. Ama gerçek hayat öyle mi işler? Her zaman pürüzsüz müdür her şey? Düşüşler, kırılmalar, can sıkıntıları, öfke krizleri yok mudur?
Var. Elbette var.
Ve belki de asıl mesele tam da burada başlıyor: Bu duyguları, bu ‘iyi olmayan’ halleri kucaklamaktan, onları hayatın doğal akışına bırakmaktan korktuğumuz için bu iyilik takıntısı bizi bir girdaba sürüklüyor.
Yorgun Ruhların Sessiz Çığlığı
Düşünsenize, bir gün mutsuz olmaya hakkınız yok mu? Hasta hissetmeye, yorgun olmaya, kimseyle konuşmak istememeye? Bu halleri yaşamak yerine, hemen bir çözüm bulma, bir düzeltme çabası içine giriyoruz. “Hemen toparlanmalıyım, pozitif olmalıyım!” Bu baskı, sizi asıl hissettiğiniz şeylerden uzaklaştırmıyor mu? Duygularınızı bastırmanıza, kendinize yabancılaşmanıza sebep olmuyor mu?
Birçoğumuz, “iyi” olmak uğruna yorgun düştük. Dinlenmek yerine daha çok çabaladık, kendimizi dinlemek yerine “yapılması gerekenler” listelerini takip ettik. Sonuç? Daha çok anksiyete, daha çok tükenmişlik. Çünkü bu iyilik takıntısı, aslında bir çeşit kaçış mekanizması. Yüzleşmekten korktuğumuz gerçeklerle aramıza, sürekli iyilik maskesi takarak mesafe koyuyoruz belki de.
- Gerçekten neye ihtiyacınız var?
- Gerçekten sizi ne mutlu eder?
- Yoksa size 'iyi' olduğunuzu düşündüren şeyler mi?
Kurtuluş: Yeterince İyi Olmak Yeterlidir
Peki ya bu kısır döngüden çıkış yolu ne? Belki de ilk adım, bu sürekli “iyi olma” beklentisini bir kenara bırakmaktır. İnsanız biz. Robot değil. Her zaman mutlu olamayız, her zaman sağlıklı gelemeyiz, her zaman üretken olamayız. Ve bu, tamamen normal. Hatta gerekli.
Bazen üzülmek iyidir. Bazen sinirlenmek. Bazen hiçbir şey yapmak istememek. Bu duygular, bize kendimizle ilgili önemli mesajlar verir. Onları dinlemeyi öğrenmek, belki de asıl ‘wellness’ budur. Kendi inişlerimizle çıkışlarımızla, kusurlarımızla ve zaaflarımızla barışmak. Başkalarının çizdiği 'iyi olma' tanımını değil, kendi iç sesinizin rehberliğini takip etmek.
Bir an durup düşünün: Sizi tüketen şey, gerçekten de “iyi olma” arayışının kendisi olabilir mi? Belki de asıl kurtuluş, o mükemmeliyetçi prangaları söküp atmakta, ‘yeterince iyi’ olmanın, hatta bazen ‘hiç iyi olmamanın’ o eşsiz huzurunu keşfetmektir.
Denemeye değer, ne dersiniz? Kendi iç denizlerinizde kaybolmaya cesaret edin, orada bulacaklarınız, o pazarlanan sahte iyilikten çok daha gerçek ve besleyici olacak. Bırakın biraz dağınık kalsın hayat, bırakın bazı günler sadece var olun. Belki de asıl ‘iyi olmak’ tam da budur. Kusurlu, dağınık ve gerçek. (Sanırım öyle olmalı.)